Elinizdeki her şeyi; kazandığınız parayı, çalıştığınız işi, bulunduğunuz statüyü, oturduğunuz evi bırakıp vahşi doğaya gitme cesaretiniz var mı? Çoğumuz biraz düşündükten sonra “Hayır!” diyecektir. Çünkü ne buna cesaretimiz vardır ne de bünyemiz artık eski atalarımız gibi doğada yaşamaya uygun. Fakat buna cesaret eden biri var. Christopher McCandless… Burada onun filmini, hayatını, filmindeki olumlu ve olumsuz yönlerini konuşacağız.

Konusu ve Gerçek Hikayesi

Into the Wild, Jon Krakauer’ın 1996 yılında yayımlanan ve Christopher McCandless adındaki bir gencin maceraları hakkında, filmle aynı ada sahip, kurgusal olmayan bir kitabından uyarlanmış, 2007 yapımı sinema filmi. Türkçede Özgürlük Yolu olarak da bilinen filmin ve uyarlandığı kitabın orijinal İngilizce adı Vahşi Doğaya Doğru anlamına gelir ve adını eserin başlarındaki “I now walk into the wild” (Türkçesi: Şimdi vahşi doğaya doğru yürüyorum) cümlesinden alır. Gerçek bir hikayedir.

Üniversiteden yeni mezun olan Christopher, anne ve babasıyla geçmişte yaşadığı sorunların da etkisiyle, sahip olduğu her şeyden vazgeçer ve Alaska’da vahşi doğada tek başına yaşamaya çalışır. Alaska’ya kadar olan iki senelik yolculuğu esnasında pek çok renkli karakterle arkadaşlık kurar. Yolculuğu sırasında tanıştığı ve muhtemelen son görüştüğü insan olan Jim Gallien oldu. 12 Ağustos 1992 günü yediği yabani böğürtlenlerden zehirlenerek 24 yaşında öldü.

film, kurgusu İle seyircinin kafasını karıştırabiliyor.

VAHŞİ DOĞAYA BİR ADIM: INTO THE WILD

VAHŞİ DOĞAYA BİR ADIM: INTO THE WILD

Filmin sonu bilinmesine rağmen film, kurgusu ile seyircinin kafasını karıştırabiliyor. Mesela avlanmaya çalıştığı sahneyi izlerken başka sahne giriyor araya. Hikâye ile kurgu ilerleyişi bir değil. Kurguda giriş gelişme ve sonuç kısımları birbirine girmiş. Ama ilginç olan filmin dağınık bir kurguya sahip olması yerinde bir karar. Çünkü hikayemizin baş karakteri de dağınık bir hayat yaşayan, düzeni olmayan biri.

Film, insanı yolculuğa çıkartıyor. Bununla birlikte karakterle bütünleşiyorsunuz. Detaylara boğulup dağınık kurguda olmasına rağmen sürükleyiciliklerinden bir şey kaybetmemiş. Sean Penn oyuncu olmasına rağmen bu filmde yönetmenlik rüştünü ispatlamıştır diyebiliriz.

Hikayemizi kız kardeşinin ağzından dinliyoruz. Kız kardeşi Christopher ile arasındaki bağı, onun duygu ve düşüncelerini, ailesi ile arasındaki yaşanan sorunları gözlemlemiş bir şahit olarak karşımıza çıkıyor. Bu da filme farklılık katıyor.

Oyunculuklar hem olayların, duygu ve düşüncelerin yansıtılması hem de geçirdikleri içsel sürecin gösterilmesi açısından başarılı olmuş. Özellikle başrol Emile Hirsch, Christopher’ ın geçirdiği içsel metamorfozu başarılı bir şekilde sunmuş.

Filmin sinematografisi ikiye ayrılıyor, Chris’in doğayla olan serüveni çoğunlukla hareketli ve aykırı planlardan ve devinimlerden oluşuyor. Bu çekimler, arasında ana karakterin içinde yer aldığı geniş planlar, ıssız doğa ve mücadele kavramlarını pekiştiriyor. Karakterin diğer insanlarla olan etkileşim sahnelerinde kamera genelde sabit kalmayı tercih ediyor. Bu çekimlerde, özellikle ikili diyaloglarda, Chris ile karşı taraf arasındaki paylaşım vurgulanmak istenmiş.

“Gerçek mutluluk sadece paylaşılarak yaşanır.” insanın mutsuz olduğu toplumdan kaçmak yerine, mutlu olacağı toplumu yaratmak için hayatın tam ortasında var olması gerekiyor. İnsan sosyal bir varlıktır. Hayatı boyunca tek başına var olamaz. Topluma uyulmak istenmese bile bunu tek başına ve kaçarak yapmamalı. Seninle aynı fikirde olanlarla birleşmek her zaman daha iyi. İnsan doğasını inkâr etmeden dayatmasız yaşanabilir.

Emojiyle Tepki Verin!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0

8.5

Benzer Yazılar

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.